13 Ocak 2011 Perşembe

sınırda

Sana demek isterdim,bir şarkıyı haykırmak gibi; ne çok sevdiğimi sözlerini.Bir gün bir ışıklı sabah bulunur diye...Hayatımızca unutmayız o zaman, bir gün ve o sabah; bir kez olsun yaşayabilme düşünü...Yetmez o sabahlar ve bu yetmezlik ölçüsünde değerli olur yaşam. Gün mevsime, mevsim,ömre dönüşür.Ve biz keşfedilmemiş yeni bir mavilik buluruz onda.
Kıyıdaydım yine,hep olageldiğim yerde. Soğuk ve güneşliydi gün. Adalar sisle kaplanmıştı, zor görüyordum, ve uzaktaki elimin sızısından yaşarıyordu gözlerim. Çok sevmiştim kelimelerini.Umudu unutmamak için. Buradaydın...

Ölümcül ve karanlık bir şeye dönüştü sevgim. Bir rengi bile yok tanımlayabilecek onu. Buna karşın, o sevgiyi taşımamış olsaydı, bir değeri de kalmamış olacaktı çirkin varlığımın. İsteyemem ki daha çok....İstemelerin sonucu bu; istenemeyen ve sevilemeyen bir adam.

Bu dengidengineçalandavulgiller kabilesinin, uydurulmuş aşk kurallarıyla bir derdim var.

Kimse, aşk yüzünden yitip gitmiş öz saygıyı geri kazandırmak zorunda değil ötekine.

Ama "koşulsuz sevgi" denen bir kavram var, yok mu ? var.

Buna karşıt, "sevgiye kayıtsızlık" denen bir kavram daha var... Olmasaydı iyiydi gerçi....ama var.

Bu dünyada, birbirine karşıt kavramlardan, kötü olanları ağır basıyor, bu yüzden dengede kalmak için iyi yana doğru eğilmekten, bu kötü postüre sahip olduk (iyiye eğilmek, ona dokunmayı sağlamasa da).

Bu dünya , bu kurallar, bu derin sevgisizliğin sağır edici sesleri, adamı "BORDERLINE" yapar da ruhu bile duymaz.

Sevgisizlik, Araf'ta yaşatır insanı ve bana kalırsa, Araf, Cehennem'den de kötü bir yerdir. Öyledir...

Sevemedin, sevemiyorsun.....anladım, gerçekten anladım. Ama ne olur Araf'ta yaşamamı isteme benden. İçinde iyilik ve güzellikten başka hiç bir şey yoktur senin ve tüm güzel insanlar gibi adamı anlarsın sen. Alışkın olmadığım bir yer değil, şu an durduğum. Ve yaygın görüşün aksine, sıcak değildir, buzlarla kaplıdır.









15 Ekim 2010 Cuma

bir cümlelik hayranlık


Herkese benziyor ilk bakışta. Sevmediği bir işte çalışıyor. Benimkine benziyor eve dönüşleri, bitkin ama gözlerinin derininde coşkunun rengi var. Etrafında bir dolu insan var, çok azını besliyor beyninde. Erdem sahibi mi ? Neye çabalar, ne düşünür başını yastığa koyduğunda bilemem. Ancak hemen uyuyamadığını bilirim. Düşüncesinin bir kenarında olduğumu da seziyorum ince ince. Gözlüğü ve az önce kapadığı kitabı başucunda, biraz sonra söndüreceği lambanın yanındadır. Güne dair son gördükleri bunlar olur. O da benim gibi çok az uyuyor ve rüyalarını hatırlamıyordur. Sabahları kahve içiyordur, ancak benden farklı olarak süt de katıyordur biraz, çok az da şeker. Bin tane farkımız vardır. Heyecanlı ve hızlı konuşmuyordur benim gibi. Yoğun olsa da telaşlı değildir. İçi sıkılınca dedikodu yapmak ve insanların arasına karışmak yerine, sakin bir köşe bulur,ya müzik dinler veya elindeki bir parça kağıda bir kaç cümle yazar. Aslında bu ufak kaçışları, sık sık yaptığına neredeyse eminim. Ben ne zaman eksilsem, insanlara yanaşırım. Bir de deniz kıyısına. Yok olmaya yüz tutunca yollara düşerim, uzaklara, uzak insanlara doğru. Ben konuşup anlattıkça anlarım kendimi, O beni ve diğer insanları dinleyerek dünyayı anlar. Sevdiği bir yönetmenin özlemle beklediği filmini, yalnız seyretmek ister. Sonra sevdikleriyle düşüncelerini paylaşır. Benim yaptığım gibi değildir filmi değerlendirmesi. Göstergebilim kodlarından çok ayrı, kendi ölçütleri vardır ve hayran olmamak elde değildir buna.

Bugün, sadece bir cümlesinden ötürü hayran olduğum insan, neye hayranlık duyar ? Hangi yolda, neyin çabasındadır? En önemlisi, neden yalnızdır geceleri ? Kendimden, bir gece sözüm var gizli gizli. Hazırlanıyorum, gülüşümü bile buldum giymek için, arkadaki dağınık odanın diplerinde.

Sevginin karşı taraftan algılanışı, tanınmayan ve anlamsız yaşamlar kadar değersiz. Yine de yaşamanın kötü olduğu ve çabayı bir yana bırakmak gerektiği anlamına gelmemeli bu. Sevgide haz yoktur, güzelliği bundandır.

9 Eylül 2010 Perşembe

kırmızı gökyüzü günlerinin sonunda

Bir mektup yazılır bir gün. Karşılığı hiçlikten de beter. Hiçlik, taşınamaz günde en azından, o ne düşünülür, ne de onunla konuşulur. Bir boşluk bile sayılmaz o, yoktur basitçe. Hiçlikten kötü karşılıklar ise, bizi hiç yapar kendimize. Bu öfkenin, lanet okumanın başladığı yerdir. Öfke büyür, yaşamı kaplar, giderek nesnesini karşısında bulamayan öfke kendine yönelir insanın. Bu da tekinsizliğin kıyısıdır. Duyulan, acı değildir. Şefkat ve anlayış barındırmaz bir kara lanete dönüşür kalbin dilinde giderek. Öykü, o çok sevdiğimiz Anayurt Oteli'ndeki drama benzer. Kasaba vardır insanın içinde bir yerde. Kasaba, biraz da yaşanamamışlık demektir burada.

4 Mayıs 2009 Pazartesi

Bir Ayrılık , Bir Teşekkür



Bu bir mektup değil, ne kendime ne de bir başkasına...En saf hali bu ,başlangıçların.Bir kez daha,kalınan değil de ,ait kılınamayan yerden bir başlangıcın sessiz hikayesi.
Ne kadar renkli olsa da, plastikten çiçeklerin bulunduğu evleri terketmek gerekiyor bazen.Görüp duyduğu kadar koklamak da istiyor insanın canı çünkü.Ve nedenini düşünmeden ve bilemeden,birini severken buluyoruz kendimizi.Şimdi, "aşk zaten nedensiz olduğu ölçüde gerçek ve güzeldir" diyecek olanlara da katılmamak mümkün değil de,ya bu nedensizlik, aslında basit ve korkak bir kaçıştan başka bir şey değilse zor yaşamlarımızdan.
Ne kadar güzel gülse de birinin gözleri,bazen onların daha derinine bakmak istiyor insan.Gülüşler ne kadar çok anlam katsa da yaşama,bir yerden sonra gülmekle geçmiyor ömür.Ve biriyle yaşama katılmanın karşılığı, insanların arasına karışmak da olmuyor malesef.Aslında çoğu kez bunun tam tersi doğru oluyor çağımızda.
Kendi nedenlerimizi bulmamız gerek önce.Birinin gözlerinde ve sıcacık,güzel kokan sevgisinde yokolmayı niye bu kadar istediğimizi bilemesek de,buna olan ihtiyacımızın bizdeki bağlarını bulmamız gerek.Yoksa,acemice kurgulanmış,bencil bir oyun olmanın ötesine geçmiyor aşk.
Yine de hiç bir zaman,baharda çiçeklenmiş bir şeftali ağacı* kadar emin olamayacağız kendimizden.Kendi doğamızı bilip, zamanlarımızı tartamayacağız.En azından aşkın kendi nedenselliğimiz ve muhtaçlığımızdan doğan bir "sunuş" olduğunu anlayabiliriz belki.Yaşamdan gizlenmek için,birine sığınmak değil,tam tersine yaşamın en güç anlarında,görünür olmak için ona tutunmak gerektiğini.
Bir gece,bazen birdenbire farkedince yaşamı,bir evden çıkıp gitmek gerek bazen.Ne kadar korkutucu ve karanlık olsa da,geceye karşı yürümek sonra...Uzun bir süre çiçeklenemeyeceğini bilerek,yalnız odana dönmek,koltukta,gözyaşlarının arasında sızıp kalmak...Ta ki bir gün dallarındaki çiçeklerle bir ağaç, yaşamı yeniden duyurana kadar.