Güzel aydır düşününce Mayıs. İhmal edilmiş veya yadsınmış olmaktan sessiz, tam olmamış oluşuna rağmen yine de hatırda yer edecek günler kadar bahsetmeye değer en azından. Yaralar bazen geç ve çoğunlukla "yanlış" iyileşiyor. Geçip giden zamandan gecemize kalan kaygıları da ekleyince buna, öyle bir dönem oluyor ki; mevsimi, yağmuru, filmleri, kitapları,müzikleri ve en fenası aşkı -aşık olabilme yetisini- unutmuş oluyor insan. Yine de insan değil miyiz, unuttuğumuz kadar hatırlamakla da biliniriz kendimizce. Ayın ve kimi takvime göre ilkbaharın dahi sonuna denk gelse de bu farkediş hali, engel olmaz duyulan memnuniyete..Ama heyecandan bahsetmek için erken mi şimdi, yazının burasında veya ömrün ?
Diyelim, kahve içmeyi seviyoruz ve bir süredir bozuk kahve makinası. Böyle bir "farksız" günde şahane bir hediye alır insan kendine. Öğleden sonrayı akşama bağlayan saatlerde yeniden lezzetli kahveyi yudumluyorken, hiç yoktan bir Dinah Washington duyulur ; "Did you see that I've got a lot to learn? Well don't think I'm trying not to learn " Sesin geldiği yöne gitmek isteği, zorunluluktan veya yalnızlıktan değil ama en az yeni bir kahve makinası alma isteğine benzer kaçınılmazlıkta ve yakınlığındadır artık.
Sahne değişir, ışık değişir; pastel tonlu ve benimkine kıyasla biraz daha aydınlık bir odanın penceresinden şehre bakmaktadır iki kişi. Ve genelde masalsı olanın ya da bu tür yazılarda beklenenin aksine, susmazlar. Hatta anlık sessizlik anları dahi yoktur. Öyle gelir ki; hatırlanmayacak kadar uzun bir süreden beri, konuşmak hiç bu denli hafifletmemiş ve gülümsetmemiştir. İçilen şarap, Vivaldi, Birsen Tezer'in enfes sesi değildir bunun nedeni sadece. Hani, "müzik olmasa da yine de çok güzel olurmuş" dediğimiz film sahnelerine benzer. Yine de müzik vardır ve iyi ki konuşur - konuştu- bizimle. Ve iyi ki konuştuk o kadar çok. Bir yarılma oldu fikrimde, bir değişme..En iyi ve "derin" olanın sessizlik olduğuna dair düşünce, hiç değilse bir akşamlık ayrıldı beynimden.
Elbette her çıkılan yakın veya uzak yolun, bir eve dönüşü var. Öyle uçmak, zıplamak olmasa da, evin bir süre o kadar da sessiz olmayacağının bilgisi var geri dönüş yolunda. Ve kışkırtıcı bir müziğin arkadan takip ediyor olması isteği bir de. Umut etmeye, kötücül anlamlar yüklemediğini farketmesi insanın hala, mevsim biterken üstelik..sevinçli yapıyor. Mayıs ayını derin bir nefesle içine çekiyorsun son anda, bitmeden. Bitmeden...
31 Mayıs 2012 Perşembe
19 Nisan 2012 Perşembe
Rüya
Yağmurlu bir akşam üstü;çocukluk zamanlarından belli belirsiz hatırlanan bir mahalle, İstanbul'da ilk oturuşta yaşanan sokağa karışıyor. Derdim sadece bir simit almak. Dükkanın birine giriyorum. Ne var ki simit diye satılan şey, şekilsiz, susamsız tatsız bir ekmeğimsi gıda. Yine de alıyorum, acıkmış olduğumdan. Ya da sadece adına simit dendiğinden, razı oluyorum. Sokakta bir parça koparıp ağzıma atıyorum, daha fazla yiyemeyeceğimi anladığım anda eski bir apartmanın kapısı açılıyor. Sevimsiz görünümlü bir adam,ve hayatta sevemediğim insanlardan biri. O da beni gördüğünden hoşnut değil ama yine de kapıyı açıp içeri davet ediyor bir baş hareketi ile. Yukarı doğru çıkıyorum merdivenlerden. Duvarlarının sıvası dökülmüş,merdivenleri dar eski bir bina. En üst kata ulaşmamla birlikte neşeli sesler duymaya başlıyorum yarı açık kapıdan. İçeri giriyorum ve büyük , sinema salonuna benzer bir yerde buluyorum kendimi. Sıra sıra yataklar var, hepsi beyaz örtülü, üzerlerinde ikili üçlü grup olarak insanlar oturuyorlar ve neşeli bir şekilde film seyrediyorlar. Ama film seyredecek bir perde göremiyorum, sadece hareketlerinden anlıyorum bunu.
Yataklardan birine oturmamla birlikte oynayan filmi de görmeye başlıyorum. Kimseyi tanımıyorum ama buna rağmen çok gülüyoruz. Aralarından bir tanesi oyuncunun taklidini yapıyor, diğer biri üzerinde. Uzun süredir hiç gülmediğim kadar gülüyorum sonra, tek duyulan kahkahalar oluyor ve yağmur sesi ile uyanıyorum akşama.
Yazdım, çünkü unuturdum başka bir uyku ile bana söylediklerini. Çıkardığım anlam ise gitmek gerekliliğiydi. Öyle kısa kaçmak değil, temelli gitmek. Ya da basitçe,adı simit olsa da tadı simite benzemeyen bir yiyecekle doyulmayacağı...İki çıkarım arasında bir fark yok çok da. Uzun süre kalınan her yer köhne bir sokağa benzemeye başlıyor, orada bir zamanlar çok sevdiğiniz insanlar olsa da, zamanla aynı ışıksızlık onları da kaplıyor. Hepsi birden birbirinin aynı gölgelere dönüşüyor. Sessizlik sonra.
Yaklaşık iki yıldır hatırlayabildiğim bir rüyam olmamıştı ve uykunun böylesini özlemiştim. İyi uykular herkese.
Pinky's Dream/David Lynch
Yataklardan birine oturmamla birlikte oynayan filmi de görmeye başlıyorum. Kimseyi tanımıyorum ama buna rağmen çok gülüyoruz. Aralarından bir tanesi oyuncunun taklidini yapıyor, diğer biri üzerinde. Uzun süredir hiç gülmediğim kadar gülüyorum sonra, tek duyulan kahkahalar oluyor ve yağmur sesi ile uyanıyorum akşama.
Yazdım, çünkü unuturdum başka bir uyku ile bana söylediklerini. Çıkardığım anlam ise gitmek gerekliliğiydi. Öyle kısa kaçmak değil, temelli gitmek. Ya da basitçe,adı simit olsa da tadı simite benzemeyen bir yiyecekle doyulmayacağı...İki çıkarım arasında bir fark yok çok da. Uzun süre kalınan her yer köhne bir sokağa benzemeye başlıyor, orada bir zamanlar çok sevdiğiniz insanlar olsa da, zamanla aynı ışıksızlık onları da kaplıyor. Hepsi birden birbirinin aynı gölgelere dönüşüyor. Sessizlik sonra.
Yaklaşık iki yıldır hatırlayabildiğim bir rüyam olmamıştı ve uykunun böylesini özlemiştim. İyi uykular herkese.
Pinky's Dream/David Lynch
9 Nisan 2012 Pazartesi
geceye not " i miss my beautiful friend "
Tüm hayat; geceler, düşler, yollar, tatiller, sohbetler, sevişler hızla geçmişe karışırken, bir özlem var sadece bizden gitmeyen. Ve tüm geri dönüşleri anlatmak için sadece özlemek yetmeli, diğer binlerce kelimeye karşılık. Ben sesini duydum da, konuşamadım bir zamandır. Yoldaşlığına minnetimi anlatamadım. Cebimde deniz kabukları var sandım bir an... O an da diğerleri gibi geldi geçti.
Nasılsın sahi ?
Nasılsın sahi ?
1 Ekim 2011 Cumartesi
nocturne
Sonra;
İçtiğim şarabın rengi anlatmaya yetmez gecenin kırmızısını. Yüzünün yarımını hatırlıyorum hep nedense.Kalan yarısını biraz Chopin tam ediyor, biraz da yatağım; O'na dair tutkudan başka bir örtü ile örtünmediğim bir kaç zamandır.
Düşse düş. Bu kadar yağmurda kalıp başka ne yapılırdı ki bugün düşlemekten başka.
Sonbahar.
25 Eylül 2011 Pazar
Prag Sonbaharı

Sonra yürüdüm, çok yürüdüm. Ayaklarımı hissedemez oluncaya dek. Gündüz vaktini aklımdaki yağmur düşleri ile eritircesine. Bir özelliği, kendince bir karakteri olan tüm yerler ve insanlar gibi, geceleyin daha sevilesi oluyordu şehir. Nefesler birbirine karışıyor, öpüşler şimdiye dek en çok acımış olan yerlere konuyor ve bir kaç gün sonra ayrılacağı bilinen bedenler sarılıyor birbirine sabaha dek. Kulakta bir fısıltı gibi sesi, hiç kaybolmuyor işte ne yapsam.
Bir sonbahardı böyle karşılanan, şölenden daha büyük bir hazla, aşkla, nefesle. Geceleyin o metronomun olduğu parkta nehre, şehre, birbirimize bakarkenki kadar sessiz kalmalıydım aslında, biliyordum bunu. Şimdi yapamıyorum ne var ki. Ayrılmaya ve unutmak zorunda olmaya bu kadar yakınken, susamıyorum bir türlü ne kadar istesem de.
Gizlice bir taş alıp atıyorum cebime, o çok sevdiği ve ara sıra koşmaya gittiği parktan. Ve içime, aynı bir evin anahtarı gibi, kaybetmeyeceğim bir yere atıyorum çay içtiğimiz yerin fotoğrafını.
Şimdi, ayrılışa saatler kala, o en son içtiğimiz "erken" şarabın rengine benziyor duyduklarım. Bu hayatta en güzel olanlar, sanırım hep "erken" bitiyor. Yine de bu, ömrüm olduğunca o dudakların tadını ve o nefesin kokusunu unutacağım anlamına gelmiyor.
Derken; işte bir kaç gün öylesine ağır, biraz tuhaf- çünkü başıma gelmedi böylesi önceden- ve sarı-beyaz kıvamda bir aşk ile böyle sona eriyor. Prag bana bir sonbahar sunuyor, tadını unutmuş olduğum, bir gülümseyiş ile birlikte. Bense Vltava Nehri'ne bir kaç damla gözyaşı bırakıyorum karşılığında. Böylece anlamış oluyoruz birbirimizi, kısa bir sımsıkı sarılışla ayrılıyoruz.
2 Temmuz 2011 Cumartesi
Çığlık Çığlığa
Sadece beden değil, kalp de serin. En doğru ifade bu olurdu halimi anlatmaya bugün, bir tepeden dünyanın -şimdiye dek gördüğüm- en güzel görüntüsüne bakarken. Ağlamadım, ağlayamadım, sadece bir yumru vardı boğazda. Bir de sarsılıyordum arada sanki. Güzel hissettim, güzel hissediyorum.
Bir yandan, ölüp gitmeden önce bu serin mavi-yeşil-beyazı görüp, yaşayıp hazdan öte duygularla donanmış ben; içimden kendiliğinden çıkan, isimsiz kötücüllüklerle vedalaşmaya niyetlendim belki ilk kez. Veda gerçekleşti mi bilmiyorum şimdiden. Sonraki hayat gösterir elbet. Yalnız olarak bu düş coğrafyasında olmanın güzel yan etkileri bu duyulanlar,diyelim şimdilik.
Çocukken kurulan hayallerin, şimdikilerden en belirgin farkı; o zamanlarda bu hayallerin gerçekleşeceğine dair,içten içe sağlam bir inanca sahip olmaktı. Şimdilerde ise doğaldır ki inanç hasarlı oldukça. Bugün hayal kurmanın eskiden farkı ; asıl olanın, hayalin gerçekleşme olanağı değil, bizzat kendisi olduğunu anlamak oluyor. Eğer insan kendinden fazla uzaklara kaçmamış ve daha kötüsü, kendine sonu belirsiz bir savaş ilan etmemişse tabi. Yani yolculuk; aslında insanın kendi kendine varma çabası, çocukluğunun hayalleri rehberliğinde...
Bu yolda, kuzey ülkesinin fiyordlarında, bitmiş midir ki savaş içteki? Kendini affetmiş midir insan ?
Burada bir tren yolculuğu sırasında, çantamda tesadüfen kalıvermiş olan, önceki başka bir tren yolculuğundan kalma bileti, pencereden bırakıverdiğimde, tam o an hissettim hafifliği.Çünkü bu ufak tören, birilerini olduğu kadar, kendimi de affedişim aynı zamanda. En azından öyle olmasını umuyor ve bekliyorum sonrasında.
Dönüş yolculuğunun son ve telaşlı anlarında yazmak istedim buradan henüz ayrılmamışken, ve kuzeyin gece beyazı ile doluyken.
Kendine çığlıklar yine çağırsın, sen hep git.

15 Mayıs 2011 Pazar
gözünü kapatıp
Rüya görmek, ve görülen rüyaların hepsini olmasa da bir kısmını hatırlıyor olmak, sağlıklı uykunun göstergelerinden biri. Sağlıklı uyku da, ruhun gediklerini biraz onarmış oluğunun itirafı kendimize, görmezden gelmemeli.
Eğer, bu dünyada tanımış olduğunuz, sesinde ve alnının çizgilerinde şefkat olan biri girivermişse uykuya ve hiç konuşmadan, öpmüşse düşte ve o "uyandıran" öpüşten duyulan, var olduğu ise insanın kendine bir cumartesi sabahı -başka bir şey değil- baharın kokusunu içe çekme zamanıdır artık.
Bir hakediş bu, evin dışarısını. Hakkımız olduğundan şüphe etmeyeceğimiz hallerden biri. Rüya diyor ki; "Ölüler çoktan terketti bu şehri, tren istasyonları, kız kulesi görüntüsü, kaygısız ve mutlu yüzlü turistler, balık-ekmek, baharat kokuları, garda seni bekleyen dost, eve dönene kadar yorulduğunu bilmeden yürümek...hepsi senin bunların bugün"
Eve döndüm sonra, vazoda papatyalar vardı. Bir zamanlar bir iyimserlik vardı bende, "günaydın İstanbul" derdim her sabah, oturduğum çatı katından şehre bakıp. Artık ölüler gittiğine göre, her zaman, ayakkabılarını bile çıkarmadan dolaşabilirsin evimde.
İyi geceler İstanbul.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










