26 Nisan 2011 Salı
kelebek uçması
Maria Callas- Un bel di vedremo (Madama Butterfly)
Öyle durulur bazen. Bir teoriye göre, fazlaca uykusuz kalındığında, bir zaman gelecek ve bu eksik uykuları tamamlamaya çalışacaktır bünye. Buna inanıyorum, son zamanlarda çok uyumuş olmamla ilgisi olduğunu düşünmesem de… Doğanın çalışma biçimi, bizim algımızda kusursuzdur çünkü. Aynısını, içinde dönüp debelenmekte olduğum bu yaşam için de söyleyebilmeyi isterdim; “Toplumumuzun düşünce biçimi, ahlakı, dengeleri, estetiği, bizi içine alışı ve yaşatışı(!) anlaşılabilir ve anlaşıldığı ölçüde sorunsuz ve kusursuzdur” diyebilmeyi…
Şaşırabilmeyi istiyor ve özlüyorum bazen. Hani iyi ve umut verici türünden sözetmiyorum. “Bu kadarını da artık beklemezdim” dedirtecek türden insana kötü hissettiren şaşkınlıkları özlüyorum. O zaman en azından içinde olduğuna kendini inandırdığın o özün varlığını biliyorsundur hiç değilse. Ya bu hissizlik, tepki göstermeye takatsizlik ne oluyor ? İnsanı küstüren, susturan, durduran, uyutan…
Ufak kaçışlar vardı hani eskiden, kaçmıyorum bir süredir. Beni her akşam üstü ve her gecenin ortasında bekleyen tek gerçeğe teslim ediyorum bedenimi. Ninni söyleyenler mi vardı eskiden uzaktan? Seslerini duyardım, sevgiden söz edip avuturlar, dinlenmemi ve uyumamı salık verirlerdi yumuşak bir tonda. Ben sırf o sesleri dinlemek isterdim, uyumayı değil. Çocukluktan kalma saçma bir korkudan belki, gece uykusundayken, o en çok sevdiklerimin canavara dönüşeceğine ve zarar vereceklerine inanırdım. Tabi öğrenilir sonra; insanların en tehlikeli hallerinin uyanık ve en uyanık zamanlarındayken olduğunu. Sadece başkaları değil söz konusu olan. Kendi kendimize, kendimiz için-hatta diğerlerinden kat kat fazla- tehlikeliyiz uyanıkken. Özellikle kendini değil ama kendine sevmişsen birilerini.
İşte bu anlaşılmışken, yatağında birinin koluna sarılma anlamsız takıntısından kurtarır kişi kendini. O zaman uyunabilir artık, doğa değildir bu ihtiyacı belirleyen bu kez şu teorideki gibi. Uyunabilir, çünkü ses yoktur, ninni yoktur, gündüz düşü yoktur, ağlamalar bitmiştir, kafanı yastığa koyar koymaz yüzünün ıslanacağına dair bir huzursuzluk yoktur, “bulutun geçip, gözyaşının çimende kalışı” misali.
İnsanların ağızları asla torba değildir, sözleri sonsuzdur ve gerçekten çok konuşurlar ve sıkça hani şu canım ülkemin politikacılarının popüler kıldığı o ifadede olduğu gibi; maksatlarını aşarlar. O kadar çok aşarlar ki, sessizliğini bozdururlar insanın. “Ah insanlar… her şeyi açıklamak zorundasındır onlara” demişti Samuel Beckett. Tabi açıklanamaz istendiğince. Anlatınca anlamayacaklarından veya sözcüklerin yetmemesi durumundan değil, sadece açıklanması mümkün olamayan durumlar vardır. Adına sosyallik, insanlar arasındaki hukuk veya basitçe; görgü kuralı denebilecek ince dengelerden dolayı açıklanamaz. Ayrıca insanlar -tembelliklerinden mi ahlaki veya bilişsel bazı yetersizliklerinden mi bilinmez - çok fazla sığınıyorlar bu sözcüklerin durumu anlatmaya yetmeyeceği lafına. Sözcükler pekala bir çok durumu, duyguyu anlatabilmemiz ve anlayabilmemiz için yeterlidir.
Ama ölçüsüzlüğün de sınırı yok bir yandan işte. İnsanlar arası ilişkilerde olmasını istediğimiz, daha açıkçası bir insanı sevmek için, en ön koşul olarak öne sürdüğümüz ölçülerin, estetik beklentilerin en ufak bir yansıması bile olmuyor konuşmalarda bazen. Kimsenin öyle konuşmalarına falan takılacak değilim de, adalet beklentisi içinde olanların ve bu beklentiyi dillerinden ve yüzlerinden düşürmeyenlerin, sevgiye karşı kaba ve sıradan ön koşullar dillendirdiklerini görmek en hafif ifade ile üzüyor insanı ve yinelemek gerekirse ; şaşırtmıyor. Hani kendi evlerini başka insanlara temizleten bir grup insanın –onaylanacak türde bir tutum olmasa da- ait oldukları sınıfın ahlakını göz önünde bulundurarak anlaşılabileceği ve fakat, insanların eşit olması gerektiğinden dem vuran ve konuşmalarda, sözde ölçüyü çokça kaçıran kimilerinin aynı davranış içinde olmasından üzüntü ve öfke duyulmasından çok da farklı değil bu durum. Ve aslında bireysel ve ayrışmış bir erdem yok kişilerde. Kendilerine öğretilenler var sadece. Ne kadar reddetme eğiliminde olsalar da, başta adına aile dediklerinin ve sonra da içine doğdukları topluluğun (kabilenin) yargıları, beğenileri, ölçüleri dolaşıyor içlerinde, onlardan aldıkları kandan daha çok ve beyinlerindeki her sinir hücresine ayrılamaz derecede yapışmış olarak ne yazık.
Bazen soranlar oluyor yalnızlığa çekenin ne olduğunu. İşte sözcükler eğer yetmeyecekse, burası oluyor bunun yeri. Öfkeli yanıtlar vermekten korkuyorum onlara ve kendime sonra. Adaleti sadece kendiniz için, tıpkı o “kusursuz” olanı istediğiniz gibi istediğiniz için bulamayacaksınız demekten korkuyorum. Korkuyorum çünkü biliyorum yararsız olduğunu böyle söylemenin. İnsanı o “yabancı insanların nezaketine bağımlı yapan” yalnızlığı bilmekten korkuyorum. Herkes için adil olanı istemek, bunu duyurmak ve hiç değilse yakınındakilere ulaşmanın umut edildiği ve çaba verildiği bir yolda yürümektir sevinç.
Ve sevinçle sonlanacaksa bu gece eğer, bir ışıktan bahsetmek yerinde olur sonda, kıyıları yalayıp geçen. Çünkü çocukluğun tüm duyguları korkudan ibaret değildir. Bir yerinde kesilip görünmeyen yerlerde saklanan fotoğraflar vardır.
Kaçışa dönüyorum.
28 Şubat 2011 Pazartesi
se sienta a la mesa y escribe*
*Otur masaya ve yazmaya başla.
Bu yazı ile değişmeyecek yaşamın. Bu sözcükler, yetmeyecek ne kendinde, ne bir başkasında olup biteni duyurmaya. Daha güçlü hissetmeyeceksin, hatta azalacak belki takatin. Ne bir devrime yol açacak, ne bir şemsiye gibi koruyacak yağmurdan, ne de bir şişe şarap olup, bedenini ısıtacak senin ve hiç kimsenin. Dün yaşananları affetmeni sağlamayacak ve aynı zamanda, düne dair başıboş, savruk ve uçsuz sevgiden, bir parça olsun eksiltmeyecek. Ne sabah telaşlarını bitirecek, ne o yaşamdaki şekilsiz parçalardan bir “bütün” oluşturacak. Yarın, daha az ya da daha farklı sevmeyeceksin, bir geceye saklı yeşil dalı fark ettiğin anda. Ve aklına düştüğünde o uzak yerdeki uzak acılar, ilk saplanışlarındaki kadar acıtacak kalbini. Yaslar da aynı kalacak, bir ömür bitmeyecek sebepsiz sevinçler de. **
Bir zaman, benim de kısa süreliğine bir rehberim vardı, cehennemden geçmekte olduğum zamanlarda. En çok iki öğüdü hatırımdadır. İlki, yazmak gerektiği idi. Yazdıklarının bir yere varıp varmayacağını bilmeden, bilmeyi istemeden, sadece yazmak için ve arada sırada, sessizliği bozma cesaretini edinmek için. Hep bir sözümüz olsun istiyoruz değil mi ? Tüm istediğimizi anlatan bir söz belki. Birisi, birileri için “olmak” istiyoruz. Kendimize ne kadar varsak… Aynadaki görüntüden ne farkın olduğunu bilmek isteği mi,yazılarda kendini görme çabası? Yoksa kuralları biz henüz yokken ve isteyip istemeyeceğimiz hesap edilmeden konmuş bir yüzeysel dünyada, kaç kapalı kalbe ulaşır ki sözler? Sessiz kalmak faydasız yine de. En az bir gece vakti sabaha kadar, duyulan sevgiyi , duymayan birine anlatmak kadar faydasız. Çoğu insan gözleri, o soğuk aynalardan farksız çünkü. O öğretilen yanlışlar sonucu gözlerin sadece görmeye yaradığına inanmışlara; “Hayır, gözler aslında duymak içindir, biz bazı insanlar, çığlıklarını sese dönüştürmeyi bilmeyenleriz” demek, faydasız…
Yani; “Bunları yazmak ne yaşamı değiştirecek, ne de güçlü yapacak seni” diyor ses. Yine de dünyanın dışında kalmana izin vermeyeceğim, bunu istemiyorum.
Otur o halde masaya ve yazmaya başla.
** Gotan Project' in Confianzas şarkısını dinlerken akla gelenlerdir, şarkı sözünün tercümesi değil yoksa.
Bu yazı ile değişmeyecek yaşamın. Bu sözcükler, yetmeyecek ne kendinde, ne bir başkasında olup biteni duyurmaya. Daha güçlü hissetmeyeceksin, hatta azalacak belki takatin. Ne bir devrime yol açacak, ne bir şemsiye gibi koruyacak yağmurdan, ne de bir şişe şarap olup, bedenini ısıtacak senin ve hiç kimsenin. Dün yaşananları affetmeni sağlamayacak ve aynı zamanda, düne dair başıboş, savruk ve uçsuz sevgiden, bir parça olsun eksiltmeyecek. Ne sabah telaşlarını bitirecek, ne o yaşamdaki şekilsiz parçalardan bir “bütün” oluşturacak. Yarın, daha az ya da daha farklı sevmeyeceksin, bir geceye saklı yeşil dalı fark ettiğin anda. Ve aklına düştüğünde o uzak yerdeki uzak acılar, ilk saplanışlarındaki kadar acıtacak kalbini. Yaslar da aynı kalacak, bir ömür bitmeyecek sebepsiz sevinçler de. **
Bir zaman, benim de kısa süreliğine bir rehberim vardı, cehennemden geçmekte olduğum zamanlarda. En çok iki öğüdü hatırımdadır. İlki, yazmak gerektiği idi. Yazdıklarının bir yere varıp varmayacağını bilmeden, bilmeyi istemeden, sadece yazmak için ve arada sırada, sessizliği bozma cesaretini edinmek için. Hep bir sözümüz olsun istiyoruz değil mi ? Tüm istediğimizi anlatan bir söz belki. Birisi, birileri için “olmak” istiyoruz. Kendimize ne kadar varsak… Aynadaki görüntüden ne farkın olduğunu bilmek isteği mi,yazılarda kendini görme çabası? Yoksa kuralları biz henüz yokken ve isteyip istemeyeceğimiz hesap edilmeden konmuş bir yüzeysel dünyada, kaç kapalı kalbe ulaşır ki sözler? Sessiz kalmak faydasız yine de. En az bir gece vakti sabaha kadar, duyulan sevgiyi , duymayan birine anlatmak kadar faydasız. Çoğu insan gözleri, o soğuk aynalardan farksız çünkü. O öğretilen yanlışlar sonucu gözlerin sadece görmeye yaradığına inanmışlara; “Hayır, gözler aslında duymak içindir, biz bazı insanlar, çığlıklarını sese dönüştürmeyi bilmeyenleriz” demek, faydasız…
Yani; “Bunları yazmak ne yaşamı değiştirecek, ne de güçlü yapacak seni” diyor ses. Yine de dünyanın dışında kalmana izin vermeyeceğim, bunu istemiyorum.
Otur o halde masaya ve yazmaya başla.
** Gotan Project' in Confianzas şarkısını dinlerken akla gelenlerdir, şarkı sözünün tercümesi değil yoksa.
22 Şubat 2011 Salı
sabaha kadar susmak vardı şimdi
Susmak... Uyumadan, öylece ve günde bırakılan tamam olmamışları düşümeden, gölgelerinle dertleşmeden kendiliğinden gecenin tonuna uymak. Mevsim, mevsimi çağırıyor. Neden o beyazı istiyorum? Vücudumun ve aklımın bir kısmınının soğumuş olmasından başka ne kaldı o mevsimden ? Dünyanın ihtişamı karşısında dillere kendiliğinden ket vurulduğu o zamanların birinde; bir doğu gölü, hemen üstünde alabildiğine büyümüş parlak ay ışığı...Tümü karla kaplı yeryüzüne çarpar.Gecedir, ancak gözleri olduğu kadar kalpleri de yakan bir parlak mavi-beyaz renk taşar yüzeyden.Kalın giysileri delip içimize,binbir kaygı ve düşüncenin set kurduğu, şarap sarhoşu bitab düşmüş beynimize girer. Ne düşüncelerin sesi vardır, ne de bir fısıltı. Tek duyulan minicik dalgaların bıraktığı izdir karla kaplı ayaklarımıza. Susmak; yaşamın hiç beklenmedik güzelliğine yakın olduğunu duymak için,susmak geceye...Uyumadan ve uyarak yaşamanın büyüsüne, sadece susmak vardı şimdi. Amaçlamadan, istemeden, sırf mutluluğun bu türlüsünü kalbe kazımak için.
Bir büyük yanılgıdır, söyleşerek paylaşmak bir nefesi biriyle. Düş, o nefesin kendisini paylaşmaktır insanla. Hani uyurken yanıbaşımızda duran su duruluğunda ve sessizliğinde hem de.
Şimdi bir yandan ilkbahara dair sözcükler söylenmekte, diğer yandan da bir başka parçasında yaşamın, kar yağacağını müjdelemekte biri gülümseyerek bana. Belki yağar, belki yağmaz. Yine de mevsimler değil mi yenileyecek olan bizi?
Ah, susmak vardı şimdi bu notları yazmak yerine. Aynı o zeytin ağaçlarının karla ilk tanıştıkları, yapraklarında olabildiğince tuttukları günkü sessizlikleri gibi.
Shadow Blues/Laura Veirs
Bir büyük yanılgıdır, söyleşerek paylaşmak bir nefesi biriyle. Düş, o nefesin kendisini paylaşmaktır insanla. Hani uyurken yanıbaşımızda duran su duruluğunda ve sessizliğinde hem de.
Şimdi bir yandan ilkbahara dair sözcükler söylenmekte, diğer yandan da bir başka parçasında yaşamın, kar yağacağını müjdelemekte biri gülümseyerek bana. Belki yağar, belki yağmaz. Yine de mevsimler değil mi yenileyecek olan bizi?
Ah, susmak vardı şimdi bu notları yazmak yerine. Aynı o zeytin ağaçlarının karla ilk tanıştıkları, yapraklarında olabildiğince tuttukları günkü sessizlikleri gibi.
Shadow Blues/Laura Veirs
14 Şubat 2011 Pazartesi
Basit Şeyler - Las Simples Cosas
Biri veda eder duygusuzca basit şeylere
Aynı bir ağacın, sonbahar zamanı yapraklarının ölmesi gibi.
Sonuçta acı, basit şeylerin yavaş yavaş ölümüdür.
Ve bu basit şeyler, devam eder kalbi acıtmaya.
Biri her zaman geri döner o eski yerlere,
Bir zamanlar yaşama aşık olduğu.
Sonra anlar nasıl olduğunu,
Yitirilmiş güzel şeylerin.
Bu yüzden sevgili, ayrılma şimdi,
Düşleyip geri dönüşü.
Ki basittir aşk
Ve bu basit şeyler kaybolur zamanda
Biraz daha kal burda, bu gün ışığının parlaklığında
Nerede bulacaksın ekmekli, güneşli hazırlanmış bir masayı.
Bu yüzden sevgili, ayrılma şimdi
Düşleyip geri dönüşü.
Ki basittir aşk
Ve bu basit şeyler kaybolur zamanda.
*Söz: Julio César Isella, müzik: Armando Tejada Gómez
13 Ocak 2011 Perşembe
sınırda
Sana demek isterdim,bir şarkıyı haykırmak gibi; ne çok sevdiğimi sözlerini.Bir gün bir ışıklı sabah bulunur diye...Hayatımızca unutmayız o zaman, bir gün ve o sabah; bir kez olsun yaşayabilme düşünü...Yetmez o sabahlar ve bu yetmezlik ölçüsünde değerli olur yaşam. Gün mevsime, mevsim,ömre dönüşür.Ve biz keşfedilmemiş yeni bir mavilik buluruz onda.
Kıyıdaydım yine,hep olageldiğim yerde. Soğuk ve güneşliydi gün. Adalar sisle kaplanmıştı, zor görüyordum, ve uzaktaki elimin sızısından yaşarıyordu gözlerim. Çok sevmiştim kelimelerini.Umudu unutmamak için. Buradaydın...
Ölümcül ve karanlık bir şeye dönüştü sevgim. Bir rengi bile yok tanımlayabilecek onu. Buna karşın, o sevgiyi taşımamış olsaydı, bir değeri de kalmamış olacaktı çirkin varlığımın. İsteyemem ki daha çok....İstemelerin sonucu bu; istenemeyen ve sevilemeyen bir adam.
Bu dengidengineçalandavulgiller kabilesinin, uydurulmuş aşk kurallarıyla bir derdim var.
Kimse, aşk yüzünden yitip gitmiş öz saygıyı geri kazandırmak zorunda değil ötekine.
Ama "koşulsuz sevgi" denen bir kavram var, yok mu ? var.
Buna karşıt, "sevgiye kayıtsızlık" denen bir kavram daha var... Olmasaydı iyiydi gerçi....ama var.
Bu dünyada, birbirine karşıt kavramlardan, kötü olanları ağır basıyor, bu yüzden dengede kalmak için iyi yana doğru eğilmekten, bu kötü postüre sahip olduk (iyiye eğilmek, ona dokunmayı sağlamasa da).
Bu dünya , bu kurallar, bu derin sevgisizliğin sağır edici sesleri, adamı "BORDERLINE" yapar da ruhu bile duymaz.
Sevgisizlik, Araf'ta yaşatır insanı ve bana kalırsa, Araf, Cehennem'den de kötü bir yerdir. Öyledir...
Sevemedin, sevemiyorsun.....anladım, gerçekten anladım. Ama ne olur Araf'ta yaşamamı isteme benden. İçinde iyilik ve güzellikten başka hiç bir şey yoktur senin ve tüm güzel insanlar gibi adamı anlarsın sen. Alışkın olmadığım bir yer değil, şu an durduğum. Ve yaygın görüşün aksine, sıcak değildir, buzlarla kaplıdır.
Kıyıdaydım yine,hep olageldiğim yerde. Soğuk ve güneşliydi gün. Adalar sisle kaplanmıştı, zor görüyordum, ve uzaktaki elimin sızısından yaşarıyordu gözlerim. Çok sevmiştim kelimelerini.Umudu unutmamak için. Buradaydın...
Ölümcül ve karanlık bir şeye dönüştü sevgim. Bir rengi bile yok tanımlayabilecek onu. Buna karşın, o sevgiyi taşımamış olsaydı, bir değeri de kalmamış olacaktı çirkin varlığımın. İsteyemem ki daha çok....İstemelerin sonucu bu; istenemeyen ve sevilemeyen bir adam.
Bu dengidengineçalandavulgiller kabilesinin, uydurulmuş aşk kurallarıyla bir derdim var.
Kimse, aşk yüzünden yitip gitmiş öz saygıyı geri kazandırmak zorunda değil ötekine.
Ama "koşulsuz sevgi" denen bir kavram var, yok mu ? var.
Buna karşıt, "sevgiye kayıtsızlık" denen bir kavram daha var... Olmasaydı iyiydi gerçi....ama var.
Bu dünyada, birbirine karşıt kavramlardan, kötü olanları ağır basıyor, bu yüzden dengede kalmak için iyi yana doğru eğilmekten, bu kötü postüre sahip olduk (iyiye eğilmek, ona dokunmayı sağlamasa da).
Bu dünya , bu kurallar, bu derin sevgisizliğin sağır edici sesleri, adamı "BORDERLINE" yapar da ruhu bile duymaz.
Sevgisizlik, Araf'ta yaşatır insanı ve bana kalırsa, Araf, Cehennem'den de kötü bir yerdir. Öyledir...
Sevemedin, sevemiyorsun.....anladım, gerçekten anladım. Ama ne olur Araf'ta yaşamamı isteme benden. İçinde iyilik ve güzellikten başka hiç bir şey yoktur senin ve tüm güzel insanlar gibi adamı anlarsın sen. Alışkın olmadığım bir yer değil, şu an durduğum. Ve yaygın görüşün aksine, sıcak değildir, buzlarla kaplıdır.
15 Ekim 2010 Cuma
bir cümlelik hayranlık

Herkese benziyor ilk bakışta. Sevmediği bir işte çalışıyor. Benimkine benziyor eve dönüşleri, bitkin ama gözlerinin derininde coşkunun rengi var. Etrafında bir dolu insan var, çok azını besliyor beyninde. Erdem sahibi mi ? Neye çabalar, ne düşünür başını yastığa koyduğunda bilemem. Ancak hemen uyuyamadığını bilirim. Düşüncesinin bir kenarında olduğumu da seziyorum ince ince. Gözlüğü ve az önce kapadığı kitabı başucunda, biraz sonra söndüreceği lambanın yanındadır. Güne dair son gördükleri bunlar olur. O da benim gibi çok az uyuyor ve rüyalarını hatırlamıyordur. Sabahları kahve içiyordur, ancak benden farklı olarak süt de katıyordur biraz, çok az da şeker. Bin tane farkımız vardır. Heyecanlı ve hızlı konuşmuyordur benim gibi. Yoğun olsa da telaşlı değildir. İçi sıkılınca dedikodu yapmak ve insanların arasına karışmak yerine, sakin bir köşe bulur,ya müzik dinler veya elindeki bir parça kağıda bir kaç cümle yazar. Aslında bu ufak kaçışları, sık sık yaptığına neredeyse eminim. Ben ne zaman eksilsem, insanlara yanaşırım. Bir de deniz kıyısına. Yok olmaya yüz tutunca yollara düşerim, uzaklara, uzak insanlara doğru. Ben konuşup anlattıkça anlarım kendimi, O beni ve diğer insanları dinleyerek dünyayı anlar. Sevdiği bir yönetmenin özlemle beklediği filmini, yalnız seyretmek ister. Sonra sevdikleriyle düşüncelerini paylaşır. Benim yaptığım gibi değildir filmi değerlendirmesi. Göstergebilim kodlarından çok ayrı, kendi ölçütleri vardır ve hayran olmamak elde değildir buna.
Bugün, sadece bir cümlesinden ötürü hayran olduğum insan, neye hayranlık duyar ? Hangi yolda, neyin çabasındadır? En önemlisi, neden yalnızdır geceleri ? Kendimden, bir gece sözüm var gizli gizli. Hazırlanıyorum, gülüşümü bile buldum giymek için, arkadaki dağınık odanın diplerinde.
Sevginin karşı taraftan algılanışı, tanınmayan ve anlamsız yaşamlar kadar değersiz. Yine de yaşamanın kötü olduğu ve çabayı bir yana bırakmak gerektiği anlamına gelmemeli bu. Sevgide haz yoktur, güzelliği bundandır.
9 Eylül 2010 Perşembe
kırmızı gökyüzü günlerinin sonunda
Bir mektup yazılır bir gün. Karşılığı hiçlikten de beter. Hiçlik, taşınamaz günde en azından, o ne düşünülür, ne de onunla konuşulur. Bir boşluk bile sayılmaz o, yoktur basitçe. Hiçlikten kötü karşılıklar ise, bizi hiç yapar kendimize. Bu öfkenin, lanet okumanın başladığı yerdir. Öfke büyür, yaşamı kaplar, giderek nesnesini karşısında bulamayan öfke kendine yönelir insanın. Bu da tekinsizliğin kıyısıdır. Duyulan, acı değildir. Şefkat ve anlayış barındırmaz bir kara lanete dönüşür kalbin dilinde giderek. Öykü, o çok sevdiğimiz Anayurt Oteli'ndeki drama benzer. Kasaba vardır insanın içinde bir yerde. Kasaba, biraz da yaşanamamışlık demektir burada.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



